Girit’ten Kaçmak; Girit’ten Göçmek İki Büyük Göç Dalgası Arasında Girit Muhacirleri

A. Nükhet ADIYEKE

Girit muhacirleri

Giriş
Girit Adası yaklaşık iki yüz elli yıl Osmanlı egemenliğinde kalmıştır. Ada’nın Osmanlı egemenliğine alınması ile birlikte Ada’da oluşan Müslüman Giritli nüfusu 18. yüzyılın ortalarında Ada’nın yerli Rum nüfusu ile hemen hemen başa baş bir duruma gelmiştir. Adanın bu yapısı ve uzun yıllar bir arada yaşayan iki komşu topluluğun barışı 19. yüzyılda bilinen süreçler ve milliyetçi çatışmalarla bozuldu.

Girit’teki Müslüman Türk nüfusu, Ada’dan iki büyük göç dalgası ile Anadolu’ya taşındı. Bunlardan ilki 19. yüzyılın sonunda Girit Müslümanları’nın Ada’dan kaçış sürecidir. Diğeri ise Ada’nın Osmanlı egemenliğinden çıkışıyla burada azınlık statüsünde yaşayan Girit Müslümanlarının “Mübadele” anlaşması ile Ada’dan göç sürecidir. Bu iki büyük göç dalgası arasında zaman içinde peyderpey göçler de yaşanmıştır. Aslında 19. yüzyılın sonunda başlayan bu göç hareketine Ada’dan zorunlu kaçış demek daha doğru olacaktır.

Öncelikle Girit göçleri, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı egemenliğinin gerilemesine paralel Balkanlar’da başlayan göç hareketleri ana başlığı altında değerlendirilebilir. Zira göçlerin nedenleri, Müslüman Türk nüfusun Ada’da maruz kaldıkları baskılar ve hatta katliamlar sonucu yurtlarını terk etmek zorunda kalmış oldukları değerlendirildiğinde Balkan coğrafyası ile Girit’te yaşanan göçlerin paralellikler gösterdiği ileri sürülebilir. Ancak yine de Girit’ten göçleri bu süreçten ayrı kendi içinde değerlendirmek gerekir. Bunun temel nedeni de Girit’in başlı başına 19. yüzyılda bir dış politika sorunu haline gelmiş olması ve uluslararası diplomasi oyunlarının odağında yer almasıdır.

Girit Adası gerek coğrafi konumu, gerekse stratejik önemi açısından Doğu Akdeniz’in kilit noktası konumundadır. Bu bölge aynı zamanda büyük uygarlıkların kesişme noktası olduğundan tarihsel süreçte önemli kültürel akışlar burada izlenebilir. Bu akış doğrultusunda “Girit Uygarlığı” adıyla bir döneme damgasını vuran büyük bir uygarlık doğmuştur.

Girit uygarlığının beşiği olan Ada, ilkçağlardan itibaren bölgede siyasi ve ekonomik çıkarlar peşinde koşan devletlerin gözbebeğidir. Sırasıyla Roma İmparatorluğu’nun Arapların, Venediklerin ve Osmanlıların yönetiminde hem bu özelliğini daima korumuş hem de bu özelliğiyle söz konusu devletlerin çatışma alanı haline gelmiştir. Ada Osmanlı egemenliğine oldukça geç bir dönemde, fetihlerin oldukça yavaşladığı 17. Yüzyılın ikinci yarısında girmiştir. Bunun sonucu olarak Ada’da klasik Osmanlı fetih sistemi bütünüyle uygulanmamış, Ada’ya özgü özel düzenlemeler gerçekleştirilmiştir. Bu koşullar altında iç içe geçmiş bir toplumsal yaşam görüntüsü veren Ada’da uzun süre görece sakin bir dönem yaşandığı ifade edilebilir.

19. yüzyılda milliyetçi akımların devreye girmesi ve Yunan bağımsızlık hareketinin Girit’i de etki alanı içine almasıyla iki toplumun farklılaşan kimlik tanımlamaları netleşmeye başladı. Yakın toplumsal ve sosyal ilişkiler, yerini milliyetçi mücadelelere çatışmalara ve karşılıklı katliamlara bıraktı. Kısaca cemaatler arası ilişkiler bu noktada birden bire tersine döndü.

Bağımsız Yunanistan’ın sınırları 3 Şubat 1830’da Londra Anlaşması ile çizilirken, Rumların yaşadığı birçok bölge gibi Girit de bu sınırlar dışında bırakıldı. Böylece “Megali İdea” belirlenirken ilk göz önüne alınan Girit oldu. Ancak bundan önce gerek Rusya’nın tahriki, gerekse Fransız Devrimi’nin yarattığı milliyetçilik ve özgürlük duyguları ile “Filiki Eterya” derneğinin çalışmaları 1821 isyanının etkilerini Girit’e kadar taşıdı.
Yunanistan’ın bağımsızlığını kazanmasının ardından dış politika hedefleri belirlenirken ilk göz önüne alınan Girit oldu. Yunan isyanına da fiilen katılan Girit’te bundan sonra sürekli olarak ayaklanmalar, iç karışıklıklar yaşandı. Osmanlı yönetimi gerek bu ayaklanmaları yatıştırmak ve Rum nüfusu Yunanistan’ın politik etkisinden korumak, gerekse Avrupa devletlerinin Osmanlı İmparatorluğu’nun iç işlerine müdahalesine fırsat yaratmamak amacıyla Ada’da ardı ardına reform projelerini uygulamaya koydu.

19. yüzyılın sonunda, doğu sorununun bir parçası olan Girit Sorunu karşısında Avrupa’nın Büyük Devletleri 1897 savaşı öncesine kadar ortak hareket ettiler. Bu ortak hareket planı aynı zamanda Doğu Akdeniz’de ticari ve stratejik öneme sahip olan Ada’nın geleceği konusunda kesin karara varabilmede söz konusu devletlere zaman kazandırıyordu. Herhangi bir devletin Ada’ya hâkim olarak bölgede avantajlı duruma geçmesi, Avrupa’daki hassas kuvvet dengelerini de bozacaktı. Bu nedenle Yunanistan’ın Ada üzerindeki emelleri araç olarak kullanıldı. Girit Sorunu sürekli gündemde tutuldu ve uzun yıllar çözümsüz bırakıldı. Böylece Avrupa’nın Büyük Devletleri Ada yönetimine ortaklaşa müdahale edebiliyor; bir anlamda Ada’yı Avrupa Birliği’nin temsilcileri Osmanlı yönetimi adına birlikte yönetiyordu. 1897 savaşı öncesinde Ada’da çeşitli siyasi ve ekonomik nedenlerle yaşanan ayaklanmalar ve katliamlar gerekçe gösterilerek Ada söz konusu devletler tarafından abluka altına alındı. Böylece Osmanlı İmparatorluğu’nun iç işlerine doğrudan müdahale fırsatı da yaratılmış oldu.

1866-67 yılındaki ayrıcalık talepleriyle başlayan ayaklanmanın ardından Girit İsyanı’nın ikinci evresi 1897 yılının ilk günlerinde ortaya çıktı. İsyan Kandiye’de başladı, kısa sürede Resmo’ya ulaştı. Ocak ve Şubat aylarında gelişen ve Ada’nın hemen her yöresine yayılan isyanda Yunanistan’ın teşvik ve desteği inkar edilemez düzeydeydi. Bunun bir göstergesi olarak 1896 sonlarında Yunan Basını, Etniki Eterya’nın baharda Girit’te ortaya çıkacak büyük patlamaları haber veren beyannamelerini yayınlamıştı. Çok geçmeden Yunanistan askerleri Yunan kralının oğlu Prens George’un yönetiminde Ada’ya çıkarak işgal hareketine başladı.

İlhak talebiyle başlayan her ayaklanmanın Müslümanlara yönelik katliamlara dönüşmesinin en somut örneği bu olaylar sırasında açıkça ortaya çıkmıştır. Tam olarak iki yıl süren bu kanlı dönemde Büyük Devletler’in Ada’yı ablukaya alması ve ardından da Ada’ya birliklerini çıkarmaları dahi bu katliamları engelleyememiştir.
Görgü tanıklarının ifadelerine göre, örneğin sadece Estiye’de (Sitia) on beş Müslüman köyünde yaşayan yaklaşık 2500 Müslüman nüfustan 28 kişi canını kurtarmayı başarabilmişti. Estiye köylerinde Müslümanlar camilere kapatılıyor, camiler dinamit veya petrolle ateşe veriliyordu. Girit valiliğinden İstanbul’a bu bilgileri aktaran telgrafların yazıldığı günlerde Estiye’de sekiz köyde kuşatma ve katliam devam ediyordu. Bu köylerde yaşan Müslüman halkın durumu da bilinemiyordu.

Bâb-ı Ali yaşanan katliamlar karşısında Ada’ya Osmanlı askeri gönderme kararı aldı. Rumların saldırılarına engel olamayan Büyük Devletler Osmanlı’nın bu girişimini engellemek için ellerinden geleni yaptılar. Bir yandan Ada’ya askeri birlikler göndermeye çaba gösteren Osmanlı yönetimi diğer yandan Ada’da Müslümanlara karşı girişilen katliamları belgelemek amacıyla Avrupa hükümetlerine Osmanlı elçileri aracılığıyla katliamların fotoğraflarının ve yaşanan olayları aktaran telgraflar gönderdi. Bâb-ı Ali’nin bu girişimi Ada’da yaşanan olayları Hıristiyanların katliamı gibi göstermeye çalışan çevrelere bir yanıt niteliği de taşıyordu.

Yaşanan olaylar sonucu büyük çapta köylerini terk eden Müslümanlar Büyük Devletler’in askeri denetlemeleri altında olan şehirlere sığınmışlardı. Bunu fırsat bilen Rum ayaklanmacıları Müslümanların köylerde bıraktıkları mal ve mülklerini ağaçlarını ve ürünlerini büyük bir kinle tahrip ediyor ateşe veriyorlardı. Şehirlerde zor şartlar altında yaşamlarını sürdürmeye çalışan Müslümanlar ise yine çeşitli bahanelerle baskılara maruz kalıyorlardı. Çalınan mallarını aramak bahanesiyle Avrupa askerleriyle birlikte Müslümanların evlerine giren Rumlar Müslümanlara karşı hakaret niteliğinde uygunsuz davranışlarda bulunuyorlardı.

Girit’te yaşananların yanı sıra Makedonya’da sınırda gelişen olaylar gerek Osmanlı Hükümeti, gerekse Avrupa Devletleri’nin soruna bakışını önemli ölçüde değiştirdi. Artık Yunanistan’ın Adayı fiili olarak işgali ve sınır tecavüzü söz konusu olduğundan Osmanlı Hükümeti uluslararası hukuk kuralları içinde Yunanistan ile sıcak çatışmaya girme noktasına geldi. Avrupa Devletleri ise Girit Sorunu’nun yarattığı etki ile doğuda dengelerin yeniden bozulacağı ve henüz hazır olmadıkları bir “Doğu Sorunu”nun yeniden patlak vereceği kaygılarını duymaya başladılar.

Büyük Devletler Osmanlı Devleti ile Yunanistan arasında olası bir savaşı önleme konusunda ısrarlıydı. Bu amaçla ve Yunan işgalinin Ada’da yarattığı etkiyi silmek amacıyla Ada’yı işgal altına almaları gerektiğine inandılar. Güvenliğin sağlanması amacına yönelik işgal hareketine Rus, Fransız, İngiliz, İtalyan ve Avusturya Hükümetleri’nin askerleri katıldı. Alman kuvvetleri bir iki gün sonra bu eyleme katıldılar ve karaya asker çıkardılar. Rusya, Fransa, İngiltere ve İtalya yüzer kişilik kuvvet, Almanya ve Avusturya ise ellişer kişilik kuvvetle bu işgal hareketlerine katılmışlardı. Bu işgalin ardından Avrupa Devletleri’nin bayrakları da Hanya Kalesi’nde Osmanlı sancağının yanına çekilerek işgal resmen ilan edildi.

Avrupa Devletleri Ada’ya çıkmalarının ardından Yunanistan’ı kuvvetlerini geri çekmeye çağırdılar. Yunan Hükümeti buna uymayı reddetti. Ada’nın Müslüman halkı konsoloslara yaptıkları başvuruda Büyük Devletler tarafından önerilecek her türlü çözümü kabul etmeye hazır olduklarını bildirdiler. Ancak Girit’in Yunanistan’a katılmasına karşı olduklarını belirttiler.

Avrupa Devletleri Girit Sorunu’nda Yunanistan’ı diplomatik girişimlerle durduramayınca Osmanlı Devleti ile çatışmayı göze almasına seyirci kaldılar. Savaşın patlak vermesinden kısa bir süre sonra Osmanlı ordusu Yunan kuvvetlerini her yerde ağır bir yenilgiye uğrattı ve Teselya Bölgesi’ni işgal etti. Bu ağır yenilgi karşısında, Girit’e dair düzenlemeleri kabul edeceğini öngörerek Yunan Hükümeti ateşkes isteğinde bulundu. Rusya, Fransa ve İngiltere, Yunanistan’ın Girit’de muhtariyeti kabul etmesi şartıyla Osmanlı Devleti’ne ateşkes teklifinde bulunacaklarını bildirdiler. Anlaşma hiçbir toprak kaybı olmaması esasına bağlı olacaktı. Sonuçta Yunan Hükümeti Dışişleri Bakanı, 10 Mayıs 1897 tarihiyle devletlere gönderdiği telgrafta Yunan Hükümeti’nin Büyük Devletlerin isteklerine uyma kararı aldığını ve Girit’in muhtariyetini tanımayı kabul ettiğini de bildiriyordu. Avrupa Hükümetlerinin, Yunanistan’ın verdiği bu teminatı dayanak kabul etmesi üzerine ateşkes imzalandı.

Fransa’nın önerdiği ve İngiltere’nin de desteklediği şekliyle Girit’in muhtariyet yönetimi esasları belirlenerek bu noktalarda varılan uzlaşma Osmanlı Hükümeti ile Büyük Devletler elçileri arasında 18 Aralık 1897’de imzalanarak ilan edildi. Böylece Girit Osmanlı egemenliği altında muhtar (özerk) bir vilayet oldu.

Girit’e özerklik verilmesi ve Ada’da bağımsız bir yönetimin oluşma süreci Ada’da mübadeleye değin oluşacak son büyük göç dalgasıyla eş zamanlıdır. 1896 olayları ile başlayan süreçte özellikle 1898 Kandiye olayları ile hızlanan Ada’daki huzursuzluk, yaklaşık 60.000 Müslümanın Girit’ten ayrılmasıyla sonuçlandı.

Kandiye olaylarına yol açan gelişmelere kısaca bakmak gerekirse, 1897 isyanının özellikle kırsal kesimlerde yarattığı tehdit nedeniyle Müslümanlar köylerini terk edip şehirlere sığınmışlardı. Yılsonuna doğru havaların da soğumaya başlamasıyla, şehirler içine yığılmış halde bulunan Müslümanlar iç güvenlik için tehdit oluşturmaya başlamış ve çeşitli olaylar çıkmıştır. 1898 yılı Temmuz ayında yürürlüğe konması kararlaştırılan geçici yönetimin, sayıları yaklaşık yirmi beş bini bulan sığınmacı Müslüman halk için herhangi bir öneri getirmemesi durumu iyice içinden çıkılmaz bir hale getirmiştir.

Muhtariyet ile birlikte oluşturulan geçici bir yönetim için en büyük sorun gerekli maddi kaynağı sağlamaktı. Bu kaynağın sağlanması için Osmanlı Devleti’nin Büyük Devletler tarafından güvence altına alınmış olan Osmanlı egemenlik haklarına aykırı olduğu yolundaki itirazlarına rağmen, Girit’te bulunan işgal kuvveti amirallerinin istekleri üzerine, aşar vergisinin yeni yönetim tarafından toplanması kararlaştırıldı.

29 Ağustos 1898’de amiraller tarafından ülkelerine gönderilen telgraflarla Eylül’ün üçüncü günü Ada’da aşar tahsilâtına başlanacağı bildirildi. Bu durum aynı zamanda Ada’daki Osmanlı memurlarına da iletildi. Aşar uygulamasının başlatılması ile ilgili çalışmalar sırasında, İngiliz konsolosu Kandiye’ye giderek aşar ile ilgili düzenlemenin gerçekleştirilmesine çalışmış; ancak Kandiye Mutasarrıfını ikna edemeyerek 4 Eylül günü Hanya’ya geri dönmüştür. 5 Eylül akşamı Müslüman ahali silahsız olarak Kandiye meydanında aşar idaresinin teşekkülü aleyhinde protesto gösterisi yapmış ve devletler tarafından haklarında “reva görülen uygulamadan” şikâyet ederek Hıristiyanların mallarını yıkıp yakacakları tehdidinde bulunmuşlardır.

6 Eylül günü Müslümanların yaptığı protesto gösterileri sırasında Kandiye’de İngiliz kuvvetleriyle Müslüman halk arasında çatışma başlamıştır. Çatışma giderek bütün kente yayılmış ve olaylar sonucunda tıpkı bir yıl önce Hanya’da olduğu gibi kimin tarafından başlatıldığı bilinmeyen büyük bir yangın çıkmıştır.

İngiliz amiralinin baskısı ile Vali Vekili İsmail Hakkı Bey, 6 Eylül 1898 sabahı düzenlemenin uygulanması emrini vermiştir. Bu emir üzerine bir bölük İngiliz askeri saat ikiye doğru liman ile Kandiye şehri arasındaki kapıyı işgal ettiği gibi deniz askerlerinden bir bölükte aşar idaresine ait iskeleyi ele geçirmiştir.

İngiliz askerleri limandaki faaliyetleri sırasında silahlı bir kalabalığın şehir merkezinden limana doğru yaklaşmakta olduğu fark etmiş; karargâhtan ve “H.M.S. Hazard” adlı gemiden yardım istenerek, limanın içerisindeki askerler de liman kapısındaki bölüğe yardım etmek için oraya gitmişlerdir. Bu sırada liman kapısında olan küçük çaplı çatışmada kapıyı tutmak için gönderilen bölükten bir askerin öldüğü; üç askerinde yaralandığı fark edilmiştir. Yardıma gelenler ile birlikte sayıları artan İngiliz askerleri liman kapısında tekrar güvenliği sağlamış ve toplanan kalabalığı bir miktar uzaklaştırmışlardır. İngilizler toplanan kalabalığın iki üç bin kişi civarında olduğu tahmin etmişlerdir.

Babıâli’nin olayların başlangıcına ilişkin açıklaması 6-7 Eylül günleri Vali Vekili İsmail Hakkı Bey ve Girit Kumandanı Cevad Paşa’dan gelen telgraflara dayanır. Buna göre Kandiye mutasarrıfı Ethem Paşa, liman civarında bulunan aşar dairesine İngilizler geldiği sırada Müslüman ahaliden bir kısmının limana doğru gelmekte olduklarını haber alınca liman kapısına kadar gelerek bunları dağıttırıp, geri dönmüştür. Bundan sonra ahali tekrar liman kapısına doluşmaya başlamıştır. İşte tam bu sırada “Vezir Çarşısı caddesinde bulunan dükkânlardaki Hıristiyanlar tarafından ahali-yi İslamiyye üzerine silahlar atılmasını müteakip” Müslüman ahali liman kapısının içerisinde bulunan İngiliz piyade askerlerinin tarafına “hücum etmiş”, bundan çekinen İngilizler ahalinin kendilerine saldırdığını zannederek süngü ile ve ateş ederek birkaç kişiyi yaralamışlardır. Üzerlerine her iki taraftan da yapılan saldırı sonucu Müslüman ahali de kendilerini savunmaya başlamıştır. Hıristiyanlar ve Müslümanlar arasında başlayan çatışma sonucu Vezir Çarşısı caddesindeki dükkânların birinin ateşe verilmesi nedeniyle büyük bir yangın başlamış, hızla yayılan ateş liman içerisine kadar etki etmiş, gümrükteki eşyalar ve nakit hükümet konağına nakledilmiştir.

Olaylar sırasında meydana gelen ölüm ve yaralanma vakalarının sayısı taraflarca farklı şekillerde aktarılmıştır. Ethem Paşa’ya göre çatışmalarda “ahâlî-yi İslamiyyeden limanda beş altı kadar fevt ve İngiliz askerinde dahi fevt ile dört mecruh olduğu” görülmüştür. Paşa gönderdiği diğer telgrafta ise Hıristiyanlar şehirde “dinamit atub birkaç İslam mecruh ve fevt olduğu mukarrerdir” demiştir. İngilizlere göre ise olaylar sırasında on dört İngiliz askeri çeşitli bölgelerdeki çatışmalarda öldürülmüş, otuz sekiz tanesi de yaralanmıştır. Hıristiyan ahaliden ölü sayısı altı yüz kişi bulmuştur. Fransa’nın Hanya konsolosunun bildirdiğine göre ise, olaylar sonrasında Kandiye’deki yüz elli İngiliz askerinden bir subay ile on üç er ölmüş ve iki subay ile toplam kırk er yaralanmıştır. Hıristiyan ahaliden erkek, kadın ve çocuk olarak toplam beş yüzden fazla kişi ölmüştür. İngiltere Konsolos Vekili ile ailesi de ölenler içerisindedir. Başlayan yangınla birlikte Almanya, İspanya, Fransa ve İtalya Konsoloshaneleri yanmıştır. İncelediğimiz bütün kaynaklarda üç yüz Hıristiyan’ın da İngiliz savaş gemileri ile kaçtığı belirtilmiştir.

İngiliz kuvvetleri Kandiye’de olayların hemen ardından geniş çaplı bir operasyona girişti. Kandiye’deki Müslüman halkın evlerine tek tek girilerek tüm silahlar toplanmaya çalışıldı. Evlerine girilmesine karşı çıkan halka top atışlarıyla evlerinin yıkılacağı uyarısında bulunuldu.

Osmanlı hükümeti, Müslüman halktan toplanan silahların İngilizlerin eline geçmemesi amacıyla Girit askeri kumandanı Cevad Paşa’ya gönderdiği gizli telgrafta bunların “tophane-yi amireye” teslimi için çaba gösterilmesini istedi. Öte yandan Osmanlı Hükümeti, İngiliz Hükümeti’ne gönderdiği telgrafta, olaylardan sorumlu olanların derhal tutuklanarak aileleriyle birlikte, bir daha Ada’ya dönmemek üzere Trablusgarp, Taif ve Yemen’e gönderilmeleri için harekete geçildiğini bildirdi. Ayrıca silah toplama işinde istenilen sonucun elde edilmesi için sadece Müslümanların silahlarının toplanılmasıyla yetinilmemesini aynı zamanda Hıristiyanların da ellerindeki silahların toplanması isteğini iletti.

Olaylardan sonraki birkaç gün içerisinde, İngilizlerce olaylardan sorumlu oldukları iddiasıyla Müslüman ahaliden yüz altmış dört kişi yakalandı ve bunlardan otuz altısı yargılanmak üzere tutuklandı. 23 Ağustos 1898’de ilan edilen geçici yönetim nizamnamesinin adliye teşkilatı ile ilgili düzenlemesinde Avrupa Devletleri işgal askerlerine karşı işlenen suçlara karma askeri mahkeme tarafından bakılacağı belirtilmişti. Bu hüküm Kandiye Olayları sonrasında derhal uygulanmaya kondu ve İngiliz hükümeti temsilcileri tarafından Kandiye’de bir askeri mahkeme oluşturuldu. Tutuklanan kişiler yargılanarak olaylara doğrudan katıldıkları sabit olan on yedisi idama, dördü yirmi yıl, ikisi bir yıl hapis cezasına çaptırıldı.

Söz konusu olaylar Ada’nın Yunanistan’a katılması sürecinde özellikle Osmanlı asker ve memurlarının Ada’dan tamamen çekilmesi için ortam hazırlayan önemli bir dönüm noktası olmuştur. Büyük Devletlerin bu olaylar sonucunda artan baskısıyla Osmanlı İmparatorluğu Ada’daki Osmanlı asker ve memurlarını geri çekmek zorunda kalmış ve böylelikle Ada’daki Osmanlı egemenliği giderek sembolik bir hal almıştır.

Kandiye olayları ve bunun sonucunda Osmanlı askerlerinin çekilmesi ile Ada’da Müslüman ahalinin Rumlara karşı güvenlikleri iyice tehlikeye düşmüştür. Özellikle Yunan Prens’i Georges’in Ada’ya yüksek komiser olarak tayin edilmesi ve 21 Aralık 1898’de Ada’nın Rum ahalisi tarafından büyük bir coşku ile karşılanması onlar açısından durumu daha da kötüleştirmiştir. Çünkü Ada’nın Müslüman ahalisi, daha Prens’in komiser adaylığının Ada’da duyulması üzerine Valiliğe gönderdikleri dilekçede, bu durumu Ada’nın Yunanistan tarafından ilhakına yol açan bir gelişme olduğunu görerek bunun kendi “hak ve menfaatlerinin mahvına” yol açacağını belirtmişlerdir. Girit Müslümanları, Büyük Devletlerin güvence vermelerine rağmen, 1898 yılından itibaren göç hareketini giderek yoğunlaştırmışlardır.

Zaman içinde Ada’da yaşanan çatışmaların artmasına ve azalmasına paralel devam eden göç hareketinin belirgin bir aşaması da 1905 Therisso Ayaklanması ve bu ayaklanma sırasında Müslümanlara yönelen tehdittir. Gerçekte Girit Rumları’nın Prens yanlıları ile Venizelos yanlılarının kendi içlerinde yaşadıkları bir çatışma olarak başlayan olayların bir ayaklanmaya ve Müslümanlara karşı katliama dönüşmesi Venizelos’u bile şaşkınlığa düşürmüştür. Venizelos’un deyimiyle “ … Bu karışıklıklar kesinlikle Müslümanlara yönelik değil Prens Yorgos’a yönelikti. Ancak eski bir alışkanlık gereği Müslümanlara karşı cinayete dönüştü.”. 1904-05 yıllarında yaşanan bu olaylar sırasında da Ada’da Müslüman nüfus göçe zorlanmıştır.

Ayaklanmada, önceki ihtilallerin geleneği olarak, köylerinde kalmış olan Müslüman halk yurtlarından sürüldü, malları yağmalandı. Kazalarda yaşayan Müslümanlar kentlerde beylerin çiftliklerine ve ağaların yanlarına sığınmaya zorlandı. Daha da ileri gidilerek Müslümanlara yönelik baskı eylemleri cinayetlere dönüştü. Osmanlı Hükümeti, muhtariyet esasları çerçevesinde Girit’deki askerlerinin çekilmesini gerçekleştirerek Müslüman halkın can ve mal güvenliğini garanti etmiş olan Büyük Devletler’e yeniden başvurdu.

Therrisso ayaklanmasının ardından 1906 Mayıs’ında gerçekleştirilen genel seçimler çoğunluğun oyuyla Prens ve yanlılarının yönetime devam edeceklerini gösteriyordu. Bu seçimler sonucu Prens, Ada genelinde güven tazelemiş olmasına karşın işi şansa bırakmak istemeyen Büyük Devletler Prens’in garanti etmiş olduğu düzenlemeleri denetlemek üzere Ada’ya uluslararası bir komisyon gönderdiler.

Ada’nın mülki, adli ve mali işlerini incelemek amacıyla gelen komisyona ilk olarak isyanlar sırasında büyük oranda zarar görmüş olan Müslüman halk, hukuklarının korunması amacıyla başvurdu. Bu başvuruda Büyük Devletler askeri işgalinin devam etmesi, kanun ve nizamların adil ve eşit uygulanması, dini konularda Müslüman haklarının korunması, eğitim serbestliğinin sağlanması ve resmi görevlerde Müslüman memurların da nüfus oranına göre bulundurulması maddeleri yer alıyordu. Bu istekleri de dikkate aldığını iddia eden uluslararası komisyon şu esaslar üzerinde uzlaşma sağladı; jandarmanın reformu, milis kuvvetlerinin oluşturularak denetiminin Prens’e verilmesi, Müslüman ve Hıristiyanların tam eşitliği, dinsel sorunlarla ilgilenmek üzere bir karma komisyon tayini. Bu düzenlemeler Yunanistan ile birlikte Osmanlı Hükümeti’ne de bildirildi.

1898’den beri kağıt üzerinde Osmanlı sınırları içinde, gerçekte Avrupa Devletleri’nin ortak denetimi ve Yunan Kralı’nın inisiyatifi ile belirlenen bir vali (Yüksek Komiser) tarafından yönetilen Girit 1913’de kesin olarak Yunanistan’a ilhak edildi. Balkan savaşları bu coğrafyada Osmanlı egemenliğinin sona ermesinin yanında Girit’in kesin olarak elden çıkışına da yol açmış oldu. Bu süreçte de Müslümanların Ada’dan Anadolu’ya ulaşma çabaları devam etti. Adanın Yunanistan’a katılmasının ardından Girit’te kalan Müslüman nüfus, Yunan tebaası bir azınlık cemaati olarak varlığını korumaya çalışmıştır.

1. Göçler
Yukarıda bahsedilen bütün bu gelişmeler sonucu güvenlikleri iyice tehlikeye düşen Ada’nın Müslüman ahalisi, 1896 yılından itibaren göç hareketini giderek yoğunlaştırmışlardır. Bu göçlerle Ada’daki Müslüman nüfusun tamamen yok olmasıyla sonuçlanacak süreç başlamıştır. 1896’dan itibaren hızlı bir şekilde başlayan göç, Anadolu’nun batı ve güney sahillerini etkilediği kadar Osmanlı yönetimindeki Ege Adaları’nı da sarmıştı. 1898 yılı Mayıs ayı içinde Rodos ve İstanköy’e gelen Müslüman sayısı 40-50 nüfustan ibaret iken, 1898 sonlarında 1500 nüfusa ulaştı. Adalar’a göç eden Girit Müslümanlarının yerleştirilmesi ve iaşelerinin sağlanması Cezair-i Bahr-i Sefid Vilayeti’nin olanakları ile gerçekleştirilmeye çalışılırken, 1898 yılı Aralık ayında İzmir üzerinden Anadolu’ya gelen göçmen sayısının her hafta birkaç yüz kişiyi aştığı, Aydın Vilayeti’nden Bâb-ı Âli’ye bildiriliyordu.

Osmanlı hükümeti göçmenlerin geri döneceği beklentisi içinde geçici barınma çözümleri üretmeye çalışırken, diğer yandan da Ada’ya geri dönmeleri için ikna etmeye uğraşıyordu. Bir yandan göçmenlerin geri döndürülmesi çabaları sürerken, diğer yandan da kitleler halinde Ege sahillerine yığılan halkın yerleştirilmesi çalışmaları yürütüldü. İlk aşamada İzmir’e gelen üç bini aşkın nüfusun bir kısmı Aydın Vilayeti kazalarına yerleştirildiler. Bir kısmı ise İzmir’de bazı sanat kollarında iş tuttular. Tire’nin Eğrek mevkiinde seksen yedi hane inşa edildi ve İzmir’e yerleşmiş olanların Mezarlıkbaşı’nda, Namazgah’a çıkan sokak içinde geçici olarak seyyar satıcılık yapmalarına izin verildi. İzmir’de yoğun bir birikim yaşandığından, buna kısmen çözüm getirmesi amacıyla “ahaliden bekar olanlarla tezvic ve erkek çocukların leyli ve nehari mekteblere kayıd ve kabul edilmeleri ve erbab-ı himmetten arzu edenlere ahretlik olmak ve ileride tezvic etmek üzere kız çocuklarının ba-himmet-i şer’iye tevdii ve umumen İzmir’de bu yolda yerleştirilmeleri” için Aydın Vilayeti’ne bir emirname gönderildi.

Sonuçta göçmenlerin geri dönmemesi, aksine sayılarının gün geçtikçe arttığının tespit edilmesi üzerine Giritlilerin daimi iskan bölgelerine yerleştirilmesine karar verildi. Girit göçmenlerinin iskan çalışmalarını yürütmek üzere Muhacirin İskan Komisyon-u Alisi yeniden oluşturuldu. İzmir Limanı, Girit göçmenlerinin diğer vilayetlere dağıtımı için merkez noktası olarak belirlendi. Bu nedenle başka yerlere yönelen gemiler de İzmir’e sevk edilmeye başlandı.
Göçmenlerin yerleştirilmesi planlanan bölgelerin başında Anadolu’nun iç kesimleri, Konya vilayeti gelmekte idi. Ancak Giritli göçmenler gerek kurak iklim koşulları gerekse denize ve özellikle Ada’ya uzak olması nedeniyle bu girişime karşı çıkmışlardı. Rüştü Çelik bu karşı çıkışın temel nedeninin Giritlilerin Ada ile bağlarını koparmama düşüncesi ve fırsat olduğunda geri dönme beklentisi ile açıklamaktadır. Diğer yandan göçmenlerin Ada’da kalan akrabaları ile haberleşmek ve kalan mallarını tasfiye edebilmek için de Girit’e ulaşılabilir noktalarda kalmaya çalıştıkları anlaşılmaktadır. Ne yazık ki Girit Müslümanlarının yaşadıkları travma, yıllardır birlikte yaşadıkları Hıristiyan komşularının canlarına kast etmesi ile karşı karşıya kaldıkları katliamlar, onları geri dönülmez bir yolculuğa çıkarmıştı. Girit göçmenlerinin İzmir ve çevresinde kalma ısrarlarına karşın merkezden sık sık yenilenen emirler onların uygun bölgelere nakledilmesini içermekteydi. Bunun için elverişli araziler arayışı bir süre devam etti.
Girit göçmenlerinin Aydın Vilayeti’nden diğer bölgelere nakilleri ancak Haziran 1899’da başlatılabildi ve yaklaşık altı ay sürdü. Demiryolu ve deniz yolu ile gerçekleşen nakillerin yanı sıra varış noktalarında gerekli evlerin inşası ve üretim araçları için gereken masraflar yerel yönetimler tarafından belirlendi.

1898 yılı İzmir’den ilk nakledilen göçmen kafilesi 21.795 kişidir. Bu kişilerin sevk edildikleri yerler ise aşağıdaki tabloda gösterilmiştir.

İlerleyen tarihlerde İzmir’de göçmen sayısının artması ile birlikte yeniden bir toplu sevk yapılmış ve 11.180 göçmen şu sayılarda çeşitli vilayetlere gönderilmiştir:

Bu iki tablodan sevk edilen göçmen sayısının 33.000 civarında olduğu sonucu çıkarılsa da tüm göçmen sayısı bunun çok üzerindedir. Bu iki tablo sadece İzmir’den sevk edilen göçmen sayısını ifade etmektedir. Bunun dışında İzmir’de kalma konusunda ısrar edenlerle kendi imkanlarıyla İstanbul, Bursa, Antalya gibi merkezlere ulaşabilen göçmenlerin sayısı kesin olarak bilinmemektedir. Ancak bu dönemde Girit’e ilişkin nüfus verileri göz önüne alınarak Müslüman nüfustaki azalma değerlendirildiğinde Ada’yı terk edenlerin sayısı 60.000’i aşmaktadır.

1899’da sayıları giderek artan göçmenlerin yerleştirilmesi ve geçimlerinin sağlanması sorunu, büyük ölçüde kendini hissettirmeye başlamıştı. Bu dönemde göçmenlerin iskanı amacıyla çeşitli yörelerde evler inşasına girişildi. Diğer yandan da tüm valiliklere hitaben bir beyanname yayınlanarak göçmenlerin yerleştirilmesi amacıyla alınacak önlemler bildirildi. Beyannamede özet olarak şu esaslar yer alıyordu: İzmir’e gelen Girit göçmenlerinin hiçbir yerde sefalet çekmemeleri gereklidir. Bunun için Adana, Konya, Ankara, Halep, Beyrut, Suriye vilayetleriyle Bingazi ve Karahisar-ı Sahib sancakları tahsis olunmuştur. Girit göçmenlerinin buralara yerleştirilmeleri rahat ve refahlarını sağlayacaktır. Ayrıca gidecekleri yerlerde ziraate uygun araziler tahsis edilerek zirai alet ve edevat sağlanacaktır. Tohumluk zahire verilecektir. İaşeleri için gereken para buralara gönderilmiştir. Ayrıca iskanlarını hazırlamak üzere mahalli komisyonlar oluşturulmuştur.

İzmir’de kalan önemli miktarda göçmenin yanı sıra yerleşim bölgeleri belirlenirken özellikle Adana ve Antalya gibi Akdeniz ikliminin ağır bastığı noktaların büyük ilgi gördüğü anlaşılmaktadır. Fahriye Emgili bu bölgelerde göçmenlerin iskanı ve geçimlerini sağlama çabalarını ayrıntılı olarak değerlendirmiştir. Göçmenlerin iskan edilecekleri yerleşimler son derece düzenli inşa edilmiş, ızgara planlı geniş sokaklı özelliklere sahipti. Ayrıca kendilerine ev ve araziler bedelsiz olarak tahsis edilmiş ve vergiden de muaf tutulmuştu. Ancak göçmenler bu mülkleri on yıl süreyle satamayacaklardı.

Sağlanan tüm imkanlara karşın, göçmenlerin iskan bölgelerinde ilk aşamada çeşitli sıkıntılar yaşadıkları bilinmektedir. Venizelos, Ege Bölgesine yerleşmiş olan Girit Müslümanlarının içinde bulunduğu ekonomik ve sosyal zorlukları şöyle özetliyordu: “İzmir’e bir günlük uzaklıkta olan Söke ve Selçuk’ta çok sayıda Girit Müslümanıyla karşılaşmak mümkündür. Bu çalışkan nüfus içinde Bulgaristan’dan gelen Çerkezler ve Türkler de bulunmaktadır. Ancak Giritli Müslüman çok kötü durumdadır. Güzel Ada’sında zeytin ağaçları ve bağlar ile kuşatılmış doğayla iç içe yaşıyordu. Anadolu’da alışık olduğu yaşamı sürdürebilmesi zordu. Diğer yandan Girit’den göç etmenin zararları da vardı. Bu onların dayanaklarından mahrum bırakılması değil, aynı zamanda paradan da mahrum bırakılması anlamına geliyordu. Zenginlik kaynağı olan mülklerini satmak zorunda kalmışlardı”. Bir başka açıdan da Girit Müslümanları, Anadolu’da ana dillerinin Rumca olmasının sıkıntılarını yaşıyorlar ve bazı gruplarca Türk olmadıkları konusunda eleştirilere uğruyorlardı.

Gerek Ada üzerinde gerekse iskan noktalarında Girit Müslümanlarının karşı karşıya kaldığı sosyo-ekonomik sorunlara çözümler üretme çabasıyla da bazı yardım faaliyetleri yürütüldü. Öncelikle devlet Ada’da Osmanlı nüfusuyla birlikte Osmanlı sosyal ve kültürel etkisinin de giderek yok olması nedeniyle, göçlerin engellenmesi amacına yöneldi. Ada’da varlığı bilinen Girit Muhtaç İslamları Yardım Cemiyeti’nin çalışmalarını maddi açıdan destekledi. Bu şekilde Osmanlı nüfusunun göç etmeye ihtiyaç duymaksızın Ada’da yaşamını sürdürmesini sağlamaya çalıştı. Müslüman halka yardım sağlamak amacıyla, vilayet merkezi olan Hanya’da “Girid Muhtacin-i İslamiye İane Komisyonu” adıyla kurulan dernek, ilk iş olarak Osmanlı vilayetlerinde ve özellikle İstanbul’da satışa sunulmak üzere biletler hazırladı. Derneğin bu araçla topladığı yardım miktarı, 1897 Ocak ayında 158.959 kuruş’a ulaştı ve bu para derhal ihtiyaç sahiplerine dağıtıldı. Derneğin diğer çalışması ise Türkçe basın yoluyla Osmanlı sınırları içindeki ve dışındaki Müslüman Türkler’e ulaşmak ve bu sayede yaşadıkları olayları kamuoyuna duyurmaktı. Bu yardım çağrıları kısa süre içinde etkisini gösterdi. Girit’deki dernek ile yardım köprüsü kurabilmek amacıyla İstanbul ve İzmir’de de birer kolu oluşturuldu. İzmir ve İstanbul’daki şubeler aracılığıyla Girit halkına dönem dönem un ve buğday taşındı. Yardım amacıyla gönderilen eşya “İdare-i Mahsusa” vapurlarıyla ücretsiz olarak Girit’e gönderildi ve Girit valiliğine bu şekilde Ada’ya sokulacak mallardan gümrük resmi alınmaması bildirildi.

Bunların dışında gerek doğrudan, gerekse çeşitli etkinlikler yoluyla toplanan paralar da Girit’deki ihtiyaç sahibi müslüman halka iletildi. 1898 yılı başında tüm Osmanlı viyaletlerine gönderilen emirde, Girit’deki ihtiyaç sahibi Müslüman halka maddi yardım sağlamak amacıyla vilayetlerde kesilecek hayvanlardan, hayvan başına belirli bir miktar vergi alınacağı duyuruldu. Buna göre koyun başına kırk para, keçiden otuz para, sığırdan yirmi para, mandadan beş kuruş, kuzudan sekiz para geçici vergi alınması kararlaştırıldı. Böylece aylık 1.500 kuruşa varan bir miktar elde edileceği hesaplandı. Girit Müslümanlarına yardım amacıyla açılan kampanyalara Tercüman-ı Hakikat Gazetesi de “fevkalade nüsha” çıkararak katıldı. Yayınlanan fevkalade nüshanın gelirlerinin Girit muhtaçlarına gönderileceği halka duyuruldu.

Diğer yandan da isyanlar sırasında mal ve mülkü zarar görenlere mallarının başına dönmek şartıyla tazminat ödenmesi kararlaştırıldı. Böylece Ada ile maddi bağları olanların kısmen geri döndürüleceği düşünüldü. Bu çabaların da etkisiyle dönemin basınında Girit göçmenlerinin geri dönmeye hazırlandıkları şeklinde haberler görülmeye başladı. Bu dönemde Afganistan’dan Hindistan’a, İngiltere’ye dünya Müslümanları da Girit Müslümanlarına yardım için girişimlerde bulundular.

Ada’dan zorunlu olarak göç eden Giritlilerin yanı sıra bu dönemde Girit’te yaşanan çatışmaların sorumlusu olarak görülen bazı kişiler aileleriyle birlikte sürgün edilmişlerdir. Girit Müslüman nüfusunun önemli bir bölümü Anadolu’ya göç ederken bir gurup Kandiyeli Müslüman Trablusşam Beyrut ve Bingazi’ye yerleştirilmiştir. Bu ailelerin diğer Giritli Müslümanlardan ayrı olarak Ortadoğu Arap coğrafyasında iskan edilmelerinin nedeni cezalandırılmaları, bir başka deyişle sürgün olmalarıdır.

Osmanlı Hükümeti Kandiye olaylarına katıldığı gerekçesiyle Avrupa Devletleri tarafından Müslümanların cezalandırılmasını önlemek için çok defa girişimlerde bulundu. Osmanlı Hariciye Nezareti’nden Londra’ya yazılan telgrafta “eşhas-ı merkumenin maznuniyetleri itibarıyla haklarında terettüb edecek mecazat yerini bulmak için bir daha cezireye avdet etmemeleri şartıyla Trablusgarb ve Yemen ve Taif misillü mahall-i baideye familyalarıyla beraber def ve ta’zibleri muamelesinin sürat-i icrasına hükümet-i seniyye hazır…” olduğu bildirilmiştir.

Girit Müslümanları Yemen ve Taif’te iklim koşullarının kendilerinin geçimlerini sağlamaya uygun olmadığı gerekçesiyle itiraz etmişlerdir. Bunun üzerine yapılan araştırmada Derne ve Bingazi arasında Girit Müslümanlarının geçimlerini sağlayabilecek zeytinlikler olduğu anlaşılmış ve bir bölüm Giritlinin buraya yerleştirilmesi kararlaştırılmıştır. Yanı sıra bu ailelerden önemli bir kısmı da Beyrut, Trablusşam bölgesine iskan edilmişlerdir.
Ortadoğu coğrafyasına sürgün edilen Giritliler önce Mersin iskelesine gönderilmiş oradan da Beyrut ve Bingazi’ye sevk edilmişlerdir. Bu bölgelere nakledilen göçmen sayısı yaklaşık olarak 1000 Suriye, 1000 Beyrut ve 5000 Bingazi’ye olmak üzere toplam yedi bin civarındadır.

Suriye’ye gönderilen 1000 kişiden ziraat bilenler Humus Kazası’na bağlı Kusayr’da, sanat ve ticaretle uğraşanlar ise Şam’a bağlı Salihiye’de, herhangi bir sanatı olmayanlar ise Kasyun Dağı’nda iskan edilmişlerdir. Bu aileler için Kasyun Dağı’nda bir cami ve bir okul inşa edilmiştir.

Beyrut’a gönderilenlerden ise ziraatla uğraşanlar Tartus Kazası’na bağlı Arab El-Cehiş ve Gamka’da, zanaat ve ticaretle uğraşanlar Trablusşam içinde Bab-Tabbaneh’te, herhangi bir uğraşı olmayanlar ise yeni iskana açılan Hamidiye Köyü’nde yerleştirilmişlerdir.

Göç hareketinin 20. yüzyılın başlarında da yukarıda aktarılan olaylar nedeniyle devam ettiğinden söz etmiştik. Özellikle 1904-05 yıllarında yeniden artan göçler için bir kez daha iskan çalışmaları başlatıldı. Bu çalışmalar kapsamında yeniden yerleşim birimlerinin inşa edildiği anlaşılmaktadır. Bunlardan biri de Tarsus’un Hamidiye Mahallesi 1905’te gelen Giritli göçmenler için düzenlenmiş, mahallenin adı II. Meşrutiyet’ten sonra Reşadiye olarak değiştirilmiştir.

Tarihsel süreçte yaşanan olayların rakamlara dökülmesi ile Ada’daki Müslüman varlığının nasıl azaldığı ve Anadolu’ya doğru akan nüfus hareketinin boyutları somutlaştırılabilir. Girit’e ait ilk resmi yayın olan 1293 (1876) tarihli vilayet salnamesinde Ada’nın toplam nüfusu 227.880 olarak verilmiştir. Bu toplamın sancaklara dağılımı ise tablodaki şekildedir.

1890’ların başında 1/3 olarak kaydedilen Müslüman nüfusu doğurganlık ve normal nüfus artışı da hesaba katıldığı halde 1897 yılı içinde 1/3’ün de altına düşmeye başladı. 1897 yılı için değişik kaynaklarda verilen toplam nüfus 300.000’dür. Bu toplam nüfus içinde Müslümanlar 70.000, oran olarak % 23, Hıristiyanlar ise 230.000, oran olarak % 77’ye sahipti. 1900 yılında yapılan nüfus sayımında Müslüman nüfustaki azalma giderek belirgin hale geldi. Bu nüfus sayımına göre Ada’nın toplam nüfusu 303.553, bu toplam içinde Müslümanlar 33.496, oran olarak % 11, Hıristiyanlar 269.319, oran olarak % 88, Yahudiler ise 728 oran olarak % 1’e sahipti. 1900 ila 1908 arasında Müslüman nüfustaki bu azalma hızı yavaşlamıştır. 1900 sayımında 33.496 nüfusa sahip olan Müslümanlar 1908 yılında 37.000 olarak görülmektedir.

1900 yılından sonra ikinci genel sayım 1911 yılında gerçekleştirildi. Bu sayım sırasında Ada’daki Müslümanların kendilerini Osmanlı tebası yazdırmaları hükümet güçlerini harekete geçirdi ve müslüman halk Osmanlı tebası ibaresi silinerek “Girid tebası” yazdırmaya zorlandı. 1911 yılında gerçekleştirilen sayım sonuçlarına göre ise Ada’nın toplam nüfusu 336.151’dir. Bu toplam içinde 307.812 Hıristiyan, oran olarak % 91, 27.852 Müslüman oran olarak % 8, ve 487 yahudi oran olarak % 1 nüfus yer almakta idi. 1911 yılındaki bu nüfusun sancaklara dağılımı ise aşağıdaki tabloda gösterilmiştir.

Kabaca söylemek gerekirse; 19. yüzyılın ortalarında 92.000 olan Müslüman nüfusu mübadelenin hemen öncesinde yaklaşık 28.000’e düştü. Bu Müslüman varlığı için de Ada’dan zorunlu ayrılış sebebi Mübadele uygulaması oldu. 1911 sayımında yaklaşık 28.000 olarak görülen Müslüman nüfus, 1923’deki Türk-Rum mübadele anlaşması ile Türkiye’ye geldi. Girit’den gelen Müslüman göçmenler, Midilli ve diğer adalardan gelenler ile birlikte Ayvalık, Edremit, Mersin ve civarına yerleştirildi. 1924 yılı Temmuz ayı ortalarında tüm Yunanistan’dan gelen toplam 314.052 nüfus içinde 13.975 Kandiye’den ve 8.837 Hanya’dan Giritli Müslüman Anadolu’ya gelmişti. Tahmiscizade Mübadele uygulamasının Girit Müslümanları için anlamının “ölümü hayata değişmek” olduğunu belirtmektedir.

Yukarıda da görüldüğü üzere Girit’ten Anadolu’ya ya da Osmanlı coğrafyasına göç neredeyse Ada’nın son elli yılına damgasını vuran bir süreç olmuştur. Bu sürecin son noktası da Mübadeledir. Mübadele konusunda son dönemlerde ortaya çıkan romantik bazı söylemler ve literatürde yaşamların yerinden koparılarak bir bilinmeze sürüklendiği vurgusu yapılmakta ve Mübadele’nin yabancı topraklarda bir çok sorun için başlangıç olduğu ifade edilmektedir. Oysa Mübadele Girit Müslümanları için bir başlangıç değil, zaten elli yıldır çekilen acıların ve Ada’dan kaçışın son noktasıdır. Denilebilir ki Mübadele Ada’da son kalan otuz bin Müslüman’ın hayatını kurtaran bir nihai çözüm olmuştur.

Girit’te mübadeleye tabi Müslüman nüfusun son dönemde yaşadığı sıkıntı, Ada’nın son elli yılına damgasını vuran çatışmalara ek olarak uluslar arası komisyonun gözü önünde can güvenliğini tehdit etmiştir. Dönemin basınında yer alan haberlere göre göçe hazırlanan Giritliler, Anadolu’dan kaçıp Girit’e gelen Rumların büyük baskılarına maruz kalmışlardır. Kendilerini götürecek gemiyi beklerken evlerinin bir odasına sıkışmak ve evlerini Rum ailelerle paylaşmak zorunda kalanlar yine en iyi durumda olanlardı. Büyük şehirlerin dışından günlerce yolculuk yaparak limana gelenler önce yolda saldırıya uğrayıp yanlarına almaya çalıştıkları değerli mallarını kaybetmiş, ardından günlerce limanda vapur bekleyerek ayakta kalmaya çalışmışlardı. Havaların soğumaya başlamasıyla limanda bekleyenleri bir an önce taşınması hayati bir hal almış ve ilk kafile Kasım 1923 sonlarında Bahr-i cedit vapuru ile Hanya’dan yola çıkarak 3 Aralık 1923 tarihinde İzmir’e ulaşmıştır. Burada Urla’daki karantinahanede sağlık kontrolünden geçirilen gurup iskan edilmek üzere Ayvalık’a yönlendirilmiştir.

2. Sonuç Yerine: Kaçanlar ile Göçenler Arasında
Osmanlı egemenliğinin Balkanlar’dan geri çekilmesi sırasında bölgede yaşayan Müslüman Türk nüfusun önce varlığını koruma çabası, ardından yaşadıkları acılar ve baskılar ile yurtlarını terk etme zorunluluğu olarak özetlenebilecek benzer senaryoların bu coğrafyada hakim olduğu tartışmasızdır. Gerek mübadil gerekse muhacir olsun Girit göçmenlerinin kimlik tanımlaması benzer acılardan geçmiş ve Balkan coğrafyasında yurtlarını benzer gerekçelerle terk etmek zorunda kalmış göçmenlerden kısmen küçük farklılıklar gösterir. Örneğin Balkan göçmenlerinde ya da Yunanistan’ın diğer coğrafyalarından göç edenlerde mübadil olmakla muhacir olmak kalın çizgilerle ayrıştırılmış ve kimlik tanımlarında öne çıkmışsa da Girit göçmenlerinde bu fark ilk aşamada kendini göstermez. Onlar kendilerini muhacir ya da mübadil olarak adlandırmazlar. Onların kimlik tanımlarında ilk ifade edilen öğe Giritli olmaktır. Girit’te bulundukları dönemde Ada yaşamında Giritli olmak kimliğin ayırt edici bir özelliği değilken Anadolu’ya (Türkiye’ye) geldikten sonra ayırt edici bir özellik haline gelmiştir. Zira Girit Müslümanları taşıdıkları bazı kültürel özellikler nedeniyle yerleştirildikleri coğrafyalarda çeşitli tepkilere maruz kalmışlardır.

Bu kültürel farklılığın temel nedeni Girit Müslümanlarının büyük bir çoğunluğunun 1645-1720 yılları arasında ihtida etmiş Ada’nın yerli halkı olmasıdır. Bu noktada Giritliler arasında da oldukça ilgi ve merak konusu olan Ada’da Müslüman nüfusun oluşma sürecine kısaca değinmekte yarar var. 17. yüzyıla ait Girit Kadı sicillerinde, görülebilir ki fethin hemen ardından Girit’te yerli halk arasında yoğun bir ihtida (İslamiyet’i kabul etme) süreci yaşanmıştır. Osmanlı İmparatorluğu özellikle Balkanlar’da yeni fethedilen yörelerde uyguladığı ve Anadolu’dan Müslüman nüfusu yeni topraklara göç ettirmek suretiyle nüfus dengesini sağladığı “şenlendirme” (sürgün, göç ettirme) politikasını Girit’te uygulamamıştır. Buna karşın Ada’nın ele geçirilişinden yaklaşık yüz yıl sonra Ada’da önemli bir Müslüman nüfus birikiminin oluşması, ancak bu din değiştirme (Müslümanlaşma) süreciyle açıklanabilir. İhtidalara ilişkin belgeler özellikle kadı sicilleri kayıtlarında bolca yer almaktadır. Kimi zaman tek tek bireylerin din değiştirdiğinden bahsederken kimi zaman da köylerin cemhu (toptan) İslamlaştığı kayıtlarda yer almaktadır. Ada’nın Osmanlı egemenliğine alınmasından sonra Ada’da yerleşen iki guruptan biri Osmanlı memur ve bürokratları, diğeri ise başta Bektaşiler olmak üzere çeşitli tekke ve tarikatlardır. Bunlardan özellikle Bektaşiler Ada’nın fethine de katılmış ve Kandiye’nin fethinden önce Kandiye’nin güneyinde ordugahta ilk Bektaşi tekkesini kurmuşlardır. Bu iki gurup Müslüman nüfusun çekirdeğini oluşturmuş ve özellikle tekkeler yerli halk arasında Müslümanlığı yayarak fetihten yaklaşık elli yıl sonra toplam nüfusun üçte birini oluşturacak kadar yoğunluğa ulaştırmıştır.

Bunun bir tamamlayıcısı olarak da adada Müslümanlarla Hıristiyanlar arasında evlilikler başlamıştı. Özellikle 1650’li yıllardan itibaren bu tür evliliklerin arttığı kaynaklardan izlenebilmektedir. Girit sicillerinden izlenildiği üzere Ada’da Müslüman erkekler ile Hıristiyan kadınlar arasındaki evlilikler de bir hayli fazla sayıdadır. Bu tür evliliklerin yoğunluğu dönemlere göre farklılaşmaktadır. Girit’in alınmasından hemen sonralara tarihlenen defterlerde çok sayıda Müslüman-Gayrımüslim evliliklerine (karışık evlilikler) rastlanmaktadır.

Rum kadınlar büyük çoğunlukla dinlerini değiştirmeden Müslüman erkeklerle evleniyorlardı. Ancak yine İslam hukukuna göre doğan çocuklar kesin olarak Müslüman kabul ediliyordu. Diğer taraftan bu evlilikler her ne kadar bir Rum kadınla bir Müslüman erkeğin evliliği gibi görünse de aslında kökende aynı topluma mensup aynı halktan ancak farklı dinlerden iki insanın evliliğiydi.

Böylece kısa bir süre içinde Ada’nın toplumsal yapısı büyük bir etnik dönüşüme uğramış ve ciddi bir miktar Müslüman nüfus yüzyılın sonunda ortaya çıkmıştır. Bu Müslüman nüfus önceleri kendilerini yerli Rumlardan ayrı görmezken 19. yüzyılda yaşanan olaylar ve maruz kaldıkları saldırılar karşısında Osmanlı, Türk kimliğine sarılmışlar ve kimlik tanımlarını Girit Müslümanları-Girit Türkleri eksenine oturtmuşlardır. Aynı kökenden beslenen, zaman içinde önce dinsel ardından siyasal olarak kimlikleri ayrışan ve çatışan iki toplumun sonuna kadar ortak kalan ana özelliği ortak anadilleri yani Rumca’dır.

Bu anadil özelliği ve taşıdıkları çeşitli dinsel kimlikler (özellikle Bektaşilik) nedeniyle Giritliler göç sonunda yerleştirildikleri bölgelerde çeşitli yöresel tepkilere maruz kalmışlardır. Bilinen bu olaylar Girit Müslümanlarının kendi içlerine kapanmalarına, kapalı bir yaşam kurgulamalarına yol açmıştır. Bu gün dahi pek çok şehirde varlığını sürdüren Giritliler mahallesi ve köyleri (Mersin İhsaniye, Side Hamidiye, Tarsus Melemez, …) bunun açık bir göstergesidir.

Bu ve bezeri kaygılarla sonradan gelenler daima önceden gelenlerle buluşmaya, onların yanına sığınmaya çalışmıştır. Örneğin İzmir’in Bornova ilçesi ile Konak ilçesi Basmane ve Eşrefpaşa semtlerinde 19. yüzyıl boyunca farklı tarihlerde buraya gelen Girit göçmenlerini bir arada bulmak mümkündür. Bu göçmenler bu gün dahi varlıklarını sürdürmekte ve çeşitli oluşumlarla bu kültür varlığını devam ettirmeye çabalamaktadır.
Genel ifadede kendilerini öncelikle Giritli olarak tanımlayan göçmenler, yerleştikleri yerlerde birbirlerinden, yine kendi ifadeleriyle “Eski Giritliler – Yeni Giritliler” olarak ayrılmaktadırlar. Küreselleşme bütün dünyayı sınırlarına ulaşılabilir bir köy haline getirirken diğer yandan ihmal edilmiş çeşitli kültürel kimliklerin de vurgulanmasını sağladı. Etnik ve dinsel kimliklerden farklı olarak genellikle memleket ve kültür kökenli kimlik tanımı Giritliler arasında da son yıllarda popüler oldu. Eski Giritliler yeni Giritliler ayrımını farkına vardılar. Bu bağlamda tarihsel süreç belirleyici olmuştur.

Diğer yandan Giritliler geçmişlerine dönmeye ailelerinin köklerini bulmaya merak sardılar. Bu amaçla önce çeşitli dernekler kurma çalışmaları sosyal medyanın hızla devreye girmesiyle sanal ortamda buluşmalara kadar uzandı. Bu gün sadece İzmir ve çevresinde ve sadece Giritlileri’in kurduğu üç adet dernek faaliyet göstermektedir. Karabağlar merkezli İzmir Giritliler Derneği, Konak merkezli Girit Türkleri Kültür ve Dayanışma Derneği ile Kuşadası merkezli Giritliler Kültür Dostluk ve Dayanışma Derneği gün geçtikçe artan üye sayılarıyla hem sosyal ortam yaratma hem de akademik tarihsel çalışmalara yer vermeye çalışıyorlar.

Mübadil Girit göçmenleri ile muhacir (eski) Girit göçmenleri arasında belirgin farklılık göç sürecinde karşı karşıya kaldıkları maddi kayıplarda ortaya çıkmaktadır. Bilindiği gibi Mübadele sürecinde Uluslar arası Mübadele Komisyonları denetiminde gerçekleşen tasfiye işlemleri kısmen de olsa mübadillerin maddi kayıplarını karşılamış, bıraktıkları mallara karşılık Türkiye’de kendilerine mülkler tahsis edilmiştir. Diğer yandan mübadele sırasında gerçekleşen bu tasfiye çalışmalarının Mübadele anlaşmasının 3. maddesi gereği 1912 sonrasında gelenleri kapsadığı da malumdur. Bu kapsamda 1912 ve sonrasında Girit’ten kaçarak gelenlere ilanlarla duyurular yapılmıştır. Ellerinde mülkiyet belgeleri olan Giritlilerin bu haktan yararlanmaları sağlanabilmiştir. Ancak uygulamada bunun ne kadar başarılı olduğu tartışmalıdır. Zira kaçarak gelenlerin çok büyük kısmı 1896-1911 yılları arasında yoğunlaşmaktadır. 1911’den sonra da kaçış sürecinin devam ettiği bilinmekle birlikte sayı önceki döneme kıyasla oldukça düşmüştür, zira Ada’da Müslüman nüfus da zaten oldukça azalmıştır. Ayrıca 1912 ve sonrasında gelenlerin de büyük bir kısmı canlarını kurtarma kaygısıyla hareket ettiklerinden mallarına ait vesikaları yanlarına alma konusunda ne kadar başarılı oldukları da sorgulanabilir.

Ancak 1912 yılı öncesinde, 19. yüzyıldaki çatışmalar sırasında kaçarak gelenlerin böyle bir şansı yoktu. Pek çoğu Ada’daki mal varlığını tasfiye edemeden kaçmak zorunda kaldı. Bir kısmı ise yukarıda tarihsel süreçte de ifade ettiğimiz gibi sürgün edildi. Pek azı göçten önce mal varlığını nakde dönüştürmek amacıyla, yok pahasına elden çıkardı. Ada’yı terk edenlerin yok pahasına sattığı bu malları ele geçirmek amacıyla Rumların bu dönemde birbirleriyle yarıştıkları ve Rum bankalarının bu kişilere bolca kredi sağladıkları anlaşılmaktadır. Perakis “Muslim exodus and land redistribution in Autonomous Crete (1898-1913)” başlıklı makalesinde bu süreçte Ada’da mülkiyetin el değiştirmesine ve yeni bir zengin sınıfın ortaya çıkışına değinmektedir. Bu zengin sınıfın ortaya çıkışında Müslüman nüfusun mal varlığının ele geçirilmesi süreci de oldukça etkili olmuştur.

Göçmenlerin Osmanlı vilayetlerine kaçışlarının ardından bu ailelerin yerleştirilmesi (iskanı) ve yaşamlarını idame ettirecek üretim araçlarının sağlanması Osmanlı otoritelerinin 19. yüzyılın sonunda en çok karşı karşıya kaldıkları ekonomik sorunlardandır. Özellikle Akdeniz, Ege ve Marmara kıyılarında Mersin’den Mudanya’ya yerleştirilen Girit göçmenleri için zaman zaman köyler ve mahalleler inşa edilmiştir. Bu gün dahi varlığını sürdüren bu yerleşimlere Osmanlı Devleti’nin göçmenlere ihsanının nişanesi olarak Osmaniye, Hamidiye, İhsaniye, Selimiye, Kadiriye gibi isimler verilmiştir.

Girit göçmenlerinden bir kısmı gerek aile bağlarına ulaşmak, gerekse ailelerinin Girit’teki mal varlığını tespit etmek amacıyla derneklerin faaliyetlerine yoğun ilgi göstermekte, arşiv araştırmaları yapmakta, sosyal medyadaki paylaşımları yakından takip etmektedirler. Ne yazık ki bu durum kimi fırsatçılara da gün doğmasını sağlamış, Giritlilerin bu manevi beklentilerini maddi kazanca dönüştüren kimi sözümona “Araştırmacılar” türemiş ve internet üzerinde çalışmalara başlamışlardır.

Girit göçmenlerinin ve mübadillerinin ortak noktalarından biri Ada’da bıraktıkları akrabalarıdır. Özellikle ihtidalar (İslam dinine geçme) iki toplum arasında farklı dinlere mensup ailelerin ve akrabaların varlığına yol açmıştı. Bu akrabalar gerek 19. yüzyıldaki göç sürecinde gerekse Mübadele uygulaması sırasında ayrılmak zorunda kaldılar. Yine bu gün Türkiye’de yaşayan bazı Giritli ailelerin aile adlarının (lakapların) Girit’te yerli Rumlar arasında bu gün de yaygın olarak bilinen soyadları olması bu akrabalık bağlarını güçlendirmektedir. Son dönemlerde Girit derneklerinin faaliyetleri içinde kimi Giritliler Ada’da kalan akrabalarını bulmaya, onlarla buluşmaya ve görüşmeye başlamışlardır.

EK: Giridli Kardeşlere
Muhacirin-i İslamiye Muavenet Yurdu Riyaseti’nden tebliğ olunur:
Girid ceziresinden 1912 senesinden itibaren şimdiye kadar İzmir ve mülhakatına hicret suretiyle gelmiş olan muhacirin-i İslamiye’nin memleketlerinde terk ettikleri emval-i gayr-ı menkulelerinin komisyonumuzca tayin ve tespiti lazım geldiği cihetle bir hususda alakadar bulunan muhacirin-i mezkurenin yedlerinde vesaik ve senedatı müstashiben her gün alafranga saat ikide İzmir’de Halim Ağa Çarşısı’nda (30) numaralı yazıhanede müteşekkil Muhacirin-i İslamiye Cemiyeti merkezine müracaat eylemeleri lazımdır.

[Ahenk, İzmir, 19 Kanun-u evvel 1339 – 1923]

BİBLİYOGRAFYA
ARAMA YAP